arşiv

‘Öykü Hikaye’ kategorisi için arşiv

YILAN öyküsü

Pazar, 12 Eki 2008 admin yorum yok

Padişahla karısının bir türlü çocuğu olmuyormuş, ne yapmışlarsa bir türlü bir çocuk sahibi olamamışlar. Bir gün yaşlı, uzun sakalları olan beyaz bir adam saraya konuk gelmiş, padişah adamı çok sevip akşam yemeğine alıkoymuş. Yemekten sonra sakallı ihtiyar

- “Galiba sizin meyveniz yok” demiş…

Padişah hemen atılmış,

- “Her meyveden var, ne istersiniz?” demiş.

- “Yok,” demiş ihtiyar, “onu söylemiyorum, galiba sizin çocuğunuz yok, onu söylemek istiyorum.”

Padişahla karısının gözleri dolmuş,

- “Çok istedik, ama olmadı” demişler.

- “Peki” demiş ihtiyar, “ben size bir yol göstereceğim, dediklerimi yaparsanız çocuğunuz olur. Ülkenin en ucundaki dağın tepesinde bir pınar var. Baharın yaza bağlandığı gece, tam sabah olurken, mehtap batmadan, güneş de çıkarken çırılçıplak o pınara girip yıkandıktan sonra, ‘hayırlısı neyse olsun’ deyip birbirinize kavuşacaksınız.”

Yaşlı adam bunları söyledikten sonra odasına çekilmiş, ertesi sabah da kimseye görünmeden saraydan ayrılıp gitmiş. Padişahla karısı, büyük bir kalabalıkla yola çıkmışlar. Dağın başındaki pınara girip yıkanmışlar, sonra da çadırlarına çekilip yataklarına girmişler. Padişahın karısı,

- “Allahım bize bir evlat ver de nasıl verirsen ver” demiş.

O gece padişahın karısı hamile kalmış. Aradan dokuz ay geçmiş. Doğum vakti gelmiş. Saraya ülkenin en ünlü ebelerini çağırmışlar. Ama sultan bir türlü doğuramıyormuş, ne yaparlarsa yapsınlar sultan bir türlü doğuramıyormuş. Kentte babasıyla ve üveyannesiyle yaşayan çok güzel ve çok fakir bir genç kız varmış. Padişah, öfkesinden karısını doğurtamayan bütün ebelerin başını vurdurtmuş. Bunu duyan kötü kalpli üveyanne, saraya gidip

- “Benim bir üvey kızım var. Sultanı doğurtsa doğurtsa o doğurtur” demiş.

Bunun üzerine saraydan adam gönderip kızı çağırtmışlar. Kız başına ne geleceğini anlamış, doğru annesinin mezarına gitmiş, annesinden akıl sormuş:

- “Anneciğim ben ne yapacağım, hiç bir ebenin doğurtamadığı sultanı doğurtmak için beni çağırdılar. Benim de kellemi kesecekler.”

Tam o sırada ak sakallı bir ihtiyar peydah olmuş mezarın yanında,

- “Ağlama kızım” demiş, “ben sana ne yapacağını anlatacağım, dediklerimi yaparsan, kelleni kurtarırsın.” Sonra kıza ne yapacağını anlatmaya başlamış. “Sultan benim dediklerimi tutmadı, hayırlısını isteyeceğine, ne olursa olsun dedi, bu yüzden de evlat yerine karnında bir yılan taşıyor şimdi, sen saraya gidince, hemen bir kazan süt isteyeceksin, sütü sultanın bacakları arasına yerleştireceksin, sütün kokusunu alan yılan da dışarı çıkacak.”

Kız saraya gitmiş, ihtiyarın dediklerini yapmış. Gerçekten de sultan, kocaman, kara bir yılan doğurmuş. Hemen padişaha haber vermişler. Sultan hanım ağlamış,

- “Ne yapacağız” diye bir zaman çırpınmışlar, sonunda “Yılan mılan, evlat evlattır,” deyip yılanı kimseye göstermeden sarayın arka odalarından birine yerleştirmişler. Ülkede padişahın bir evladı oldu diye şenlikler yaptırmışlar. Aradan yıllar geçmiş, arka odada bırakılan kara yılan büyümüş, bir gün padişah babasına haber göndermiş,

- “Ben artık evlenmek istiyorum” demiş. Padişah, ne yapsın, bir tanecik evladı. Vezirlerden birinin kızını oğluna istemiş. Düğün yapılmış, gelini gerdeğe sokmuşlar, ertesi sabah kapıyı açmışlar ki, kızın cesedi bir köşede yatıyor. Yılan kızı sokup öldürmüş. Başka bir vezirin kızıyla evlendirmişler. Yılan onu da sokup öldürmüş. Saraydaki kızlar birer birer öldükten sonra, halktan kızlarla evlendirmeye baslamışlar. Yılan prens, o kızları da öldürmüş. Genç kızlar saraya gelin gidip birer birer ölüyormuş. Halk, prensin yılan olduğunu bilmiyormuş, ama prensle evlenen kızların öldüğü memlekette yayılmış, herkes kızını memleketten kaçırmaya çalışıyormuş. Bir gün yılanı doğurtan ebe kızın üveyannesi, saraya gitmiş,

- “Benim çok güzel bir kızım var, sultanı da zaten o doğurtmuştu, prensin dilinden o anlar, onunla evlendirin prensi” demiş.

Hemen kadının evine adamlar gönderilmiş, kız babasından istenmiş. Adamcağız ne yapsın, padişaha hayır diyecek hali yok ya, kızını vermiş. Bunu duyan kız öleceğini anlamış, hemen annesinin mezarına koşmuş yeniden.

- “Anneciğim beni prensle evlendirecekler ama prens bir yılan. Beni de öteki kızlar gibi sokup öldürecek, genç yaşımda öleceğim” demiş.

Kız annesinin mezarı başında ağlarken, beyaz sakallı ihtiyar görünmüş yeniden.

- “Ağlama” demiş, “yılan kılığındaki prens aslında çok yakışıklı bir delikanlıdır. Dediğimi yaparsan insan haline döner, çok mutlu bir hayat sürersiniz.”

- “Ne yapacağım?” diye sormuş kız. İhtiyar da anlatmış.

- “Seni gerdeğe sokacakları zaman, üstüne kırk gömlek giyeceksin. Sen odaya girince yılan sana ’soyun’ diyecek, sen bir gömleğini çıkart, sonra sen de ona ’sen de soyun bakalım yılan bey’ de, o da derilerinden birini çıkartacak. Sonra sana yeniden, ’soyun’ diyecek, sen gene ikinci gömleğini çıkarttıktan sonra ona ’sen de soyun yılan bey’ diyeceksin. Böyle böyle kırk derisini de çıkarttıracaksın. Kırkıncı derisini çıkarttıktan sonra yakışıklı bir delikanlıya dönecek. Ama sakın ola ki, o bütün derilerini çıkartmadan sen soyunup kalma. O derilerini çıkartmadan soyunursan, seni çıplak görürse sokup öldürür.”

Kız hazırlanmış, alıp saraya götürmüşler, düğün olmuş. Sonra kıza gerdeğe gireceksin demişler. Kız da ihtiyar adamın dediği gibi kırk gömlek giymiş üstüne. Her şey ihtiyarın dediği gibi olmuş, bir kız çıkartmış gömleğini, bir yılan çıkarmış derisini, birlikte soyunmuşlar, sonunda kırkıncı deriden de sonra yılan çok yakışıklı bir delikanlı olmuş, ikisi yıllarca mutlu yaşamışlar…

Categories: Öykü Hikaye Tags:

Sigara hikayesi

Pazar, 12 Eki 2008 admin yorum yok

Hafif sisli bir havada ve güneşin apartmanların arasından yeni yeni güne merhaba dediği bir saatte, vapura doğru ilerleyen genç adam; jeton gişesinde, yaklaşık iki ay önce ayrıldığı kız arkadaşını görür ve titrek bir ”merhaba” ile konuşmaya başlar. Bu konuşmalar vapurda da devam eder. Adamın; “Hava o kadar da soğuk değil, dışarıda oturalım mı?” sorusuna, kızın “Olur” cevabı vermesiyle birlikte vapurun en üst katına doğru yol alırlar. Birkaç dakika havadan sudan muhabbetlerle geçtikten sonra, adam kıza bir sigara uzatır ve kendisine de bir tane alır. Daha sonra, genç adam birden lafa girer:

- Biliyorum, bu konuları daha önce hiç konuşmadık ya da konuşamadık diyeyim. Merak etme ama, “Neden ayrıldık biz” sorusunu sormayacağım. Sadece sana söylemek istediğim birkaç şey var, onları konuşmak istiyorum.

Genç kız; adama bakarak, “Evet seni dinliyorum, devam et” dedikten sonra adam, konuşmasına kaldığı yerden devam eder:

- Biliyor musun? Ayrıldıktan sonra, seni sigaraya benzetmeye başladım.

Kız, hiç tahmin etmediği, alakasız bir konuyla lafa girmesinin verdiği şaşkınlıkla, “Ne? Nasıl yani?” der. Adam, önce kıza uzattığı sigarayı ve sonra kendi sigarasını, çantasından çıkardığı çakmak ile yaktıktan sonra:

- Mesela bir tane sigara yakıyorum ve kül tablasına koyup izlemeye başlıyorum. Kül tablasına dökülen külleri gördükçe; anılarımız aklıma, her biri kül olup acılarıma dönüşüyor sonra. Arada bir elime alıyorum sigarayı ve içime çekiyorum seni. Kendimi zehirlemek için; daha çok, daha çok çekiyorum. Bazen de anıları döküyorum kül tablasına. “Sen zehiri” hoşuma gidiyor, içimi acıtıyor, vazgeçemiyorum; içime çekmeye devam ediyorum. Ağzımdan çıkan her dumanda, ayrılırken bana bıraktığın; son bakışının silueti beliriyor. Her sigaranın oldugu gibi, senin de sonun yaklaşıyor. Ve ben yavaş hareketlerle; ne zaman seni söndürmek için, elimi götürsem kül tablasına, aptalca bir umutla “Nolur yapma!!” diyeceğin zamanı bekliyorum. Ama hiçbir zaman duyamıyorum sesini. “Ve işte bitirdim seni” diyorum. Hayır hayır kendimi kandırıyorum galiba, “Seni böyle bitiremem” diyorum sonra. Ama bakıyorum kül tablasına; evet! Sen oradasın, evet! Anılar orada. Ancak, elimde hala kokun var. Yıkasam da, hiç çıkmayacak bir koku. Anlıyorum ki; bu sigarada, senin çok az bir kısmını bitirmişim. Senden bağımsız bir sen, hep içimde yaşıyormuş. Ve anlıyorum ki, sadece sönüyorsun. Seni ateşleyecek bir “Ben” bekliyorsun sabırla. O “Ben”, çok da bekletmiyor seni. Bir daha yanmaya başlıyrsun. Aniıar,acılar yine bitiyorsun. Yeniden yanıyor ve bitiyorsun. Bu hep böyle devam ediyor; sonunda alışkanlık oluyorsun.

Genç kız anlatılanları dinlerken tarif edilmeyecek bir duygu yoğunluğu içindeydi. Bir yandan, birisinin bu kadar acı çekmesine üzüntü duyarken; diğer yandan da, kendisinin hala unutulmamış olmasından, haz alıyordu. Aslında kendisi de unutamamıştı genç adamı. Kendi isteğiyle ayrılmıştı ama; sevmediği ya da artık bir şeyler hissetmediği için değil, en yakın kız arkadaşının da, o insana karşı bir takım duygular beslediği için gerçekleşmişti bu ayrılık. Bunu; ne erkek arkadaşı, ne de en yakın arkadaşı biliyordu. Erkek arkadaşına, “Bu ilişkide bir şeyler eksik, ben daha fazla sürdüremeyeceğim, ayrılmalıyız.” diye bir mesaj atarken; kıza, “İlgisiz bir sevgili olmaya başlamıştı günler geçtikçe; çok bunalmıştım. Ve bir gün onu, başka biriyle sarmaş dolaş gördüm. Bu yüzden ayrıldım.” demişti. Böylece, hem erkek arkadaşından, kendine göre, makul bir sebeple ayrılmış; hem de arkadaşına, erkek arkadaşını kötüleyerek, ondan soğumasını sağlamıştı. Kendisinin çok acı çekeceğini bile bile, arkadaşını kaybetmemek için, böyle bir yalanlar zincirine başvurmuştu. Artık hayatını, bu yalanlara göre düzenlemeliydi. Bu yüzden; bu karşılaşmalarında duygularını bir tarafa bırakıp, mantığı ile karar vermek zorundaydı. Geri dönüşü yoktu ve kız da bunun farkındaydı. Bütün ayrıntıları, olası bir karşılaşma için düşünmüştü daha önceden. Adamın anlattıklarını dikkatlice dinliyor ve sözünü bitirmesini bekliyordu. Ve adamla göz göze gelip, “Bitti, bu kadardı!” dermişçesine bakmasından sonra, kız konuşmaya başladı:

- Açıkçası bu söylediklerin, hiç beklemediğim şeylerdi. Benim, bu açıklamalarına bir yorum yapmamı bekleme. Çünkü bunlar senin kendi düşüncelerin. Her biten ilişkiden sonra, yaşanabilecek duygulardan bu anlattıkların. Şunu söyleyebilirim ama yaşadığımız ilişkide, elimden gelen fedakarlığı gösterdiğime inanıyorum. Seni hiçbir zaman suçlu görmedim, her şey benden kaynaklıyordu. Sonuç olarak, bir şekilde bu ilişki yürümedi ve bitti. Bu kadar basit.

- Bu kadar mı yani?

- Evet…

Genç adam şok olmuştu. Belki, daha ılımlı bir yaklaşım bekliyordu kızdan. Ancak, kesin ve kararlı konuşmuştu kız. Hiçbir umudun kalmadığına, kendini inandırmaya çalışıyordu. Vapur yanaşmıştı iskeleye. Tek bir kelime bile konuşmadan vapurdan indiler. İskelenin sonunda; genç kız, adama sarılarak “Hoşçakal” dedi. Ancak adam, ayrılırken ne sarılmıştı kıza, ne de bir kelime çıkmıştı ağzından. Bir heykel gibi duruyordu kızın karşısında. Kız da, bir tepki gelmeyince; hızla uzaklaşmayı tercih etti. Arkalarına bile bakmadan ayrıldılar.

Kız, işyerine ulaştı. Yerine oturduktan hemen sonra, cep telefonuna bir mesaj geldi. Mesaj, eski sevgilisindendi ve şöyle yazıyordu:

“Hep bu karşılaşmayı ve sana sigara hikayesini anlatacağım günü beklemiştim. Ve o gün, gözlerimin içine bakıp; söyleyeceklerine göre, hayatıma bir yön çizecegime…”

Genç kız, bu mesajdan hiçbir anlam çıkaramamıştı. Bu mesajı düşünürken; bir mesaj daha geldi:

“… kendi kendime söz vermiştim. Bugün duyduklarım; beni hayal kırıklğına uğrattı ve ben kararımı verdim:”

“Sigarayı bıraktım…”

Categories: Öykü Hikaye Tags:

GİTARCININ AŞKI hikayesi

Pazar, 12 Eki 2008 admin yorum yok

Sabah erkenden gitarını alıp evden çıktı. Posta kutusu boştu gene. Yoo, hayır. Beyaz birşeyler vardı. Kalbi hızla çarparken, kutuyu açıverdi. Elektrik faturası gelmişti. Hem de her zamankinden “hoş” bir miktarda. Başka birşey olmadığını bildiği halde, gene kutunun içine baktı. Boş…
Dışarısı, ne soğuk ne de sıcak. Kapalı bir havaydı. Yağmur yağmaması için dua etti. Şemsiye evde kalmıştı ne de olsa. Karşıya geçmek için trafik lambalarının yanında durdu. Önünden son sürat geçen araba, bütün çamuru sıçrattı. En sevdiği siyah pardesüsü de batmıştı. Karşıya geçti. Karnı açtı. Her pazar sabahy uğradığı cafe’ye gitti. “Tadilat nedeniyle kapalıyız” yazısını okurken, gülümsedi. Aklına mezar taşına yazılabilecek bir şey geldi “Tadilat nedeniyle öldü…açlıktan” neyse dedi kendi kendine “o kadar da aç değildim”…

Sonra bir yerlerde yerim diye düşünerek yürümeye başladı. Derken yanından geçen bir grup çocuk, ona sertçe çarptı. Yere yığıldı. Karşısında, evin balkonunda oturan bir grup genç kız, gülüyorlardı. Ona gülüyorlardı… Ayağa kalkarken, cebindeki bozuklukların düştüğünü farketti. Her biri ayrı bir yöne yuvarlanıyor; çatlaklardan, deliklerden düşüp kayboluyordu. Parası da gitmişti. Bir gitarı, bir de canı vardı… Yemek yiyecek, eve gidecek parası kalmamıştı, yorgundu…

Mektup yazmayan, arayıp sormayan, çok sevdiği o kızla bir zamanlar gittikleri parkı hatırladı. Orada küçük çocuklar bileklik, kolye gibi hediyelik eşya satarlar. Müzisyenler maharetlerini gösterir, para kazanır, kızlara hava atarlardı. Parktaki o eski neşe kalmamıştı. Yolun kenarına geçti. Elindeki gitar çantasını yere koydu. Gitarını çıkarıp, o “en” hüzünlü besteyi çaldı…Sonra, o kıza bestelediği parçayı… Ve bir başkasını… Ve bir başkasını… Çaldı… Çaldı…

Kulağına gelen takırtı sesleriyle kafasını kaldırdı. Gitar çantasına para dolmaya başlamıştı. Sonra, neşeli bir parça çaldı. Para geldikçe, şarkılar daha bir hareketli, daha bir neşeli oluyordu. Güneş batmaya başladı. İleride zabıtalar göründü. Daha fazla kalamazdı orada. Gitarı çantaya koydu ve kalktı. Eve gidecek, yemek yiyecek parası vardı. Belki kirayı hala veremeyecekti, bu ay ama, hiç değilse düşürdüğünü karşılıyordu bu miktar…

Derken yağmur başladı… Eve daha çok var, diye geçirdi içinden. Ne zordu hayat! Yağmur altında yürümeyi severdi ama yalnızken değil. Yalnızken, daha bi ağır yağıyordu sanki yağmur… Daha bir soğuk… Eve vardığında, kuşu öterek karşılamadı onu. Sessizlik dolu ev, o an ürpertti… Kafesin yanına gittiğinde, minik kuşu kafesin tabanında yatıyordu hiç kıpırdamadan. Öylece… “Ölüm” dedi, “sürprizleri seviyor” Islak giysilerini çıkardı. Kuş gibi o da ölecekti, bu sefil hayatta.

Gitar çantasını açtı, kalan bozuklukları almak için. Arada beyaz bir kağıt gördü. Açar açmaz, yazı tanıdık geldi. O beyaz ellerin yazdığı notu okurken, önce heyecanlandı, sonra üzüldü… Notta:

Demek hala bizim parçamızı çalıyorsun… Ve yine çok hüzünlü bir şekilde. Beraber aldığımız kuşları hatırlıyor musun? Bendeki bu sabah öldü… Ayrılığa dayanamadı herhalde… Ama, biz insanız, dayanabiliriz değilmi? Yarın gidiyorum bu şehirden. Kendine iyi bak… Hoşçakal!

Anladı o an, işlediği hatayı… Ne kadar da bencil olmuştu bugüne kadar. O bu şehirdeydi ve hiç aramamıştı, o arar diye. Şimdi aynı şehirde bile olmayacaklardı. Gün batışını aynı anda izleyemeyecek, aynı ortamda aynı havayı solumayacaklardı. Ama, o da affetmezdi ki… Yoksa eder miydi? Dal rüzgarı affeder, ama kırılmıştır bir kere, diye geçirdi içinden. Kapı çaldı. Ne de çok istedi o an için, kapıdakinin o olmasını… Bu nedenle açmadı kapıyı… O umudu taşımak istedi hep içinde… Sonra uykuya daldı… Uyanmamak üzere…

Categories: Öykü Hikaye Tags:

Karadut Hikayesi

Pazar, 12 Eki 2008 admin yorum yok
Bir zamanlar birbirlerine aşık iki genç vardı. Kızın adı Tispe ,delikanlının ki ise Piremus idi. Bunlar yanyana evlerde otururlardı. Birlikte büyüdüler ve çocukluklarından beri birbirlerine karşı ask beslerlerdi. Fakat aileleri görüşmelerini istemezler, birbirlerine uygun olmadıklarını düşünürlerdi. Oysa onlar birbirlerini ölesiye seviyorlardı. İki evin arasında gizli bir çatlak vardı aileleri bunu bilmezler onlarda geceleri burda bulusur o aradan birbirlerine seslerini duyurur aşklarını dile getirirlerdi. Bir gece ormandaki ağacın altında buluşmaya karar verdiler. Tispe ağaca Piremus dan önce varmıştı. Gittiğinde avını yeni yemiş ağzından kanlar akan kocaman bir aslanla karşı karşıya geldi. Korkarak bi mağaraya doğru koşmaya başladı. Farkında olmadan yolda boynundaki eşarbını düşürmüştü. O sırada Piremus geldi gördükleri karşısında donup kalmıştı. Kocaman aslan ağzında kanlarla birlikte biricik sevgilisi Tispe nin esarpını parçalıyordu. O an aklına gelen ilk ve tek şey aslanın Tispe yi öldürerek yediğiydi. Tispe siz yaşayamazdı. Aklından geçen sadece aşkı uğruna canına kıymaktı. Belinden hançerini çıkardı ve göğsüne sapladı. Kanlar içinde cansız bedeni yere düştü. Tispe ise korkusunu bir kenara atıp bir an önce aşkını görmek için mağaradan çıkmaya karar vermişti. Ağacın altına geldiğinde o korkunç sahneyle yüzleşti. Piremus un cansız vucudu yerdeydi ve elinde Tispe nin düsürdüğü eşarpını tutuyordu. İlk önce genç kız olanlar karşısında ağlamaktan hiçbir şeyi anlayamamıştı. Ama esarpı ve uzaklaşan aslanı görünce anladı. Bir an ve mağarada düşündüğü o korkunç şey başına gelmisti. Ve onun öldüğünü düşünen Piremus askı uğruna canına kıymıştı. Tispe bir an bile düşünnmeden hançeri aldı ve göğsüne götürdü. Onların aşkı ölesiye bir aşktı ölüm bile onları ayıramazdı. Eğer Piremus aşkı uğruna ölümü göze aldıysa o da hiç çekinmeden canına kıyabilirdi ve hançeri sapladı. Birden vücudu Piremusun bendeninin üstüne yığıldı. O anda tanrılar bu yüce aşkı ölümsüzlestirmek istediler ve bu ciftin üstünde duran agacı bunların askına adadılar. Piremusun kanını bu ağacın meyvelerine, Tispenin gözyaslarını ise ağacın yapraklarına verdiler. O günden beri kara dut ağacının meyvesinin çıkmayan lekesini, (Piremusun kan lekesini), dut ağacının yaprakları, (Tispenin gözyasları) temizler.. Bilirmisiniz dut agacının meyvesinin lekesi çıkmaz ama elinize ağacın yaprağını alır ovuşturursanız lekenin gittiğini göreceksiniz..

Categories: Öykü Hikaye Tags:

Kasabadaki CİNAYET BEN ve AŞKIM hikayesi

Pazar, 12 Eki 2008 admin 2 yorum

_Bir tasın içindeki kuru fasulye taneleri gibi, kasabadaki herkes birbirini iyi tanırdı.
_Bakkaldan büyük, marketten küçük, kerpiç duvarlı, kiremit çatılı; bir bahçenin kenarında iliştirilmiş gibi duran bu binayı, alışverişe geldiğim; sürekli gülen, şirin bir kız çocuğu olduğum zamanlardaki anılarımdandır belki de, hep sevimli bulmuşumdur. Aslında benim sevimli bulduğum yer, bu binadan da daha çok, arka bahçesiydi. Hayatımın en mutlu anlarının bir parçasını ben orada yaşadım. 19 yaşımdayken, üniversite tatil dönüşlerimde buluştuğum sevgilimle. Hikâyemde anlatacağım bu cinayete, sevgilimle buluştuğumuz, öyle güzel aşk dolu gecelerimden birinde şahit oldum.

_Bakkal Necip Bey, 47 yaşlarında, ilköğretimden öğretmen emeklisi biridir. Gençliğinde yaşadığı, tutku ve ihtiraslarının sürüklediği ideallerinden yorgun düşmüş, aradığı evliliği de bir türlü yakalayamamış, artık hayata dair hiç bir amacı yokmuş gibi durduğu izlenimi veren kişilik yapısında, orta boylu, bazen sevimli ve bazense mütemadiyen olduğunu sandığım sert bakışlı biriydi. Sanırım Bakkal Necip Bey’in bu kızgın hali, biraz da, nisan ayı başlarında, geçen ay, bir yıllık evli olduğu karısının kendisini aldatırken, komşusu kurnaz bir yaşlı kadın tarafından yakalanmasından da kaynaklanıyor olabilirdi. Yaşlı kadın, herkesin az-çok birbirinin akrabası olduğu kasabada, komşu köylü, şeytanca ihtirasları olan bu kadının, yanındaki erkeği tanımış, bunu yalnızca, torunlarına çok emeği geçtiğini bildiği Bakkal Necip Bey’e birçok öğütlerle birlikte, akıllı hareket edeceğine dair söz aldıktan sonra söylemişti. Bu yüzden Bakkal Necip Bey, bu başına gelen durumu kimse bilsin istememiş, bu sebeple de ayrıldığı eşinin ailesi tarafından‘‘kızımıza iftira attın ’’ şeklinde suçlanıyordu.
_Bir 6 Mayıs Cumartesi sabahı indiğim, kasabamızın 15 km yakınındaki bu şehirden, bir dolmuş taksiye binmiş, taksi şoförüyle, yolda hızlı gitmemesi için kısa bir tartışmadan sonra, kasabamızın hemen dışında inmiştim. Kasabamızı tam ortadan ikiye bölerek, içine derinlemesine inen yoldan, 19 yaşımdaki hayat dolu, pır-pır halimle uçarcasına yürüyordum. Bakkal Necip Bey’in dükkânının önünden geçtikten hemen sonra sağa, sağlı-sollu, ipil-ipil yapraklı kavak ağaçlarının sıralandığı 50 metre ilerdeki evimizin sokağına döndüm. Daha sokağımıza girdiğim ilk adımlarımda, çocukken, okul çıkışlarında, komşu bahçelerin birinde, arkadaşlarımla oyun oynamaktan yorulmuş, bitkin halde, aç-susuz, koşa-koşa evimize gittiğim anılarımın sımsıcak yoğun sarılmaları karşılamıştı beni. Annemin lezzetli yemeklerini çok özlemiştim sanırım. Annemin yemeklerinin güzelliği konusunda hiç kimse tartışamazdı doğrusu benimle.

_Öğleden sonra, hoş geldiğe gelen komşu kız arkadaşlarımla biraz dedikodu yaptık. Aslında en uç noktalara kadar giden konuşmalarımızda kikirdeşmelerimiz, gülüşmelerimiz, hatta kahkahalarımıza karışan çığlıklarımız, ara sıra yanımıza gelen annemi bile yüksek sesle güldürmüştü. İçlerinden en çok sevdiğim arkadaşım Nalân’ın kulağına eğilip, Feridun’un, gelip gelmediğini sordum. İçim kıpır kıpırdı ona karşı. Nalân, abisinin babasıyla birlikte, evlerinin önündeki portakal ağaçlarının havuzlarını düzelttiğini söylediğinde, içimin daha da heyecanla dolduğunu, yüzüme yürüyen kanla birlikte, tüm vücudumun ateş bastığını, biraz utanarak saklamak istedim.

–Saat gecenin 11’ine geliyordu. Aynı odada kaldığımız erkek kardeşim ve diğer odadaki annemle babam uykuya dalalı epey bir süre olmuştu. Alt katı malzeme ve ürün depomuz olan evimizin üst katından, merdivenleri, usulca bir kedi nezaketinde indim. O anki yaşadığım duygularım, muziplik yapmış bir çocuğunkine benzer, sevinç, mutluluk ve hinlik karışımı kıpır-kıpırdı.Hala bu günkü gibi taptaze durur içimde.

_Küçük yaşlarımızdan beri buluştuğumuz sevgilimle, aşkımızın mabedi işte burasıydı. Etrafı sık nar ağaçlarıyla çevrili olan bahçenin tellerini dikkatlice geçtim. Portakal, hurma, erik ve incir ağaçları arasından biraz eğilerek, üstü çinko çatı ile örtülü, etrafı açık, içi dolu saman çuvallarının korunduğu, aşkımızın mabedine gelmiştim işte. Feridun, çiçeğe durmuş portakal ağacının altına oturmuş, beni bekliyordu. Az ilerdeki nar ağaçlarının, ayın gümüş akıtmalı beyaz ışığı altındaki pembe çiçekleri de, sanki özlem-özlem bize bakıyordu. Ayakkabılarımın altında, üstüne bastıkça, hafif nemli hışırtılar çıkaran yaprakların sesinde, sevgilim yavaşça doğrulup bana doğru hamle yaptı. İşte tam o anda, özlemlerimin yemyeşil düşsel vadilerinde, kanat çırpan bir kırlangıç oluvermiştim. Aşkıma sarıldığım anda da çözülüvermiş, kanat çırpamaz olmuş, işte tam oracıkta kollarında yığılıp kalıvermiştim. Özlem, aşk, hasret dolu, hatta bazen de zevk dolu gözyaşlarım, hiç durmayacakmış gibi sessiz-sessiz akıyor, yanaklarıma, çeneme, boğazımın altına, ta göğüslerime kadar damla-damla iniyordu. İç geçirirken hıçkırıklarımda, dudağımın kenarından akan gözyaşlarımın tuzlu tadını, şimdi bile hissedebiliyorum.

_Feridun, yine o bitmek tükenmek bilmeyen, dinine kadar hasret dolu öpücüklerini (bunu kendisi böyle tanımlıyor) benden esirgemiyor, yüzüme, burnuma, gözlerime, dudaklarıma yağdırdıkça yağdırıyordu. Bir saat kadar bir sürenin bir dakika kadar çabucak geçtiği bir zamandı o an. Beni yine, özleminde hissettiğim yalnızlıklarımın psikolojisinden çekip almış, yanaklarıma yine gülücükler konduruvermişti Feridun. Dükkânının önündeki Bakkal Necip Bey’in arkadaşı Gâvur Şapkalı Hacı ile mum ışığındaki sohbeti, yanı başımıza açılan bakkalın arka penceresinden, gecenin sessizliğinde, bize kadar geliyordu. Arada bir düşen bir yaprağın hışırtısı, esen serinliğin etkisindeki, sürtüşen narin erik çilpintilerinin sesi, çok uzaklardan gelen yumuşak nağmeli ince bir keman ezgisi gibiydi. Toprağın ve portakal çiçeklerinin agzotik kokuları, bize en uygun oranda karışmış şekliyle geliyordu sanki. Kısık sesle konuşmalarımızın arasına, gülüşmelerimiz karışıyor, sesimiz duyulmasın diye, ağızlarımızı ağızlarımızla kapatıyorduk. Dudaklarımla mühürlüyordum aşkımın dudaklarını. Onun, nergisliğim dediği göğüslerimin üzerinde, bitimsiz sevişmelerimizin sonunda yığılıp kalmasını çok özlemiştim.

_Yavaşça kollarımı boynuna doladım ve onu, zemine serili boş çuvalların üzerinde uzandığım yere doğru, kendime iyice çektim. Yüzüme yanaklarıma kadar tüm gövdemi saran, dayanılmaz arzularımın ateşinde, ona sadece bozuk bir ses tonuyla, ‘‘hadi artık’’ diye seslenebilmiştim. O anda kendimi, bazen bir deniz kıyısında, bazen bir dağın tepesinde, bazen de, dörtnala şaha kalkmış bir atın üzerinde, yemyeşil bir ovadan geçer gibi hissediyordum. Belimin tam ortasında başlayıp iliklerimden geçen bir elektrik, ince bir sızı ile beraber, düzenli periyotlarla kesintisiz gidip geliyordu içimde, ta ki tırnaklarımın uçlarına kadar.

_19 yaşımdaki gençliğimin de verdiği bitmek tükenmek bilmeyen arzularımın beni çıkardığı, tadılmamış aşkların bilmediğim yolculuklarındaki, yeni keşiflerimden bir tanesinin tam ortasındaydım. Çenemin havalandığını, tüm vücudumun bir köprü gibi kasılıp gevşediğini, erik yaprakları arasından yığınlarca yıldızın, gözlerimden, kendimden geçmiş beynimin sarhoş kimliğine gülümsemeler yağdırdığını, tam o anda fark etmiştim. Aniden gözlerimi yıldızlardan kopartır gibi aldım ve aşkımın yüzüne çevirdim. Onu tüm vücudumda istiyordum artık. Ellerimi kollarının altından küreklerine uzattım ve işte tam o anda geçti tüm tırnaklarım aşkımın sırtına. Hepten sırf bal olmuştum, sırf aşk olmuştuk ikimizde. Bir tanemin, nergisliğim dediği göğüslerime düştüğünde, sırılsıklam aşka boyanmıştık ikimizde. Ellerini bulduğunda ellerim, parmaklarını sıkıca geçirdim parmaklarımın arasına, ilikler gibi. Usulca duyulan yaprak hışırtıları, erik çilpintilerinin ince sesi ve toprağın kokusu, iyice karışmıştı sanki bize, tenimize ta içimize kadar. Aşkımın güçsüz, boğuk bir ses tonuyla, aşkım!, bir tanem!, Feride’m! sözleri ve bakkal Necip Bey’in arkadaşıyla, bizi hiçte rahatsız etmeyen sohbetindeki sesi, kulağıma, serin bir rüzgârın nameleri arasında geliyor gibiydi.

_Eski muhtarlardan biri olan Gâvur Şapkalı Hacı, Bakkal Necip Beye, sanırım sohbetlerinin başında bir tabanca getirip vermişti. Bakkal Necip; silahın temiz olup olmadığını soruyor, oda ‘‘yok yok hiç tasalanma sen, Kilis’teki dostlarım bana yanlış yapmaz ’’diyor, hem bu en iyisinden, 14’lü T-1 serisinden bir silah, balıklı-sinekli gibi anlamadığım ilginç tanımlamalar yapıyordu. Hocam! yarın ırmağın kenarına birlikte gider deneriz, sende görürsün diyordu Gâvur Şapkalı Hacı. Bakkal Necip Bey, para çekmecesine koyduğu silahı belirterek, Ya Hacı! Ben silahları pek sevmem de işte ayrıldığım eşimin bir deli kardeşi var, sağda-solda, ileri-geri tehditli konuşuyormuş, ne olur ne olmaz diye aldım işte. Yoksa her kes bilir beni, ben sevgiden, paylaşmadan yana bir insanım. Gerçi sevgi de, paylaşma da artık giderek toplumumuzun geleneksel davranışları olmaktan çıkıyor. Oysaki bu, tüm insanlarımızın bir arada mutlu şekilde yaşamasını sağlayan en önemli dengeleyicisi, yapıştırıcısı konumundaki bir işlevsel kültürümüzdür.

_Bu ilginç sohbete bir tanem Feridun da kulak kabartmıştı benim gibi. Bu esnada ben ona dikkatlice baktığımda, oda bana dikkatlice gözlerini ayırırcasına baktı. Bende ona kısık sesle nee! Dedim. Oda bana nee! Dedi. Bakkalın önünden gelen çay şıngırtısını kast ederek, baş işaretimle birlikte, ‘’hadi şuradan iki çay kap gel de mis gibi içelim!’’ dedim. Gülümseyerek ne demek istediğimi anlamış, gülümseyerek başını olmaz anlamında geriye doğru sallamıştı.

_Saat gecenin 1’i gibi olmuş, giyinmiş, aşkımla evlerimize doğru gitmeye hazırlanıyorduk ki, bakkalın önüne doğru, tekerlek lastiğinin küçük taşları sıkıştırarak çıkardığı seslerle, bir arabanın geldiğini anladım. Arabanın lastiğinden çıkan seslerin kesilmesinin hemen ardından, yüksek sesli bir küfürle beraber iki el silah sesi geldi. Bu esnada biz bakkalın yanımızdaki arka penceresinden, gayrı ihtiyari, bakkalın biri kapalı çift kanatlı kapısına gizlenir gibi bakıyorduk.

_Gördüklerimden en son hatırladığım, Bakkal Necip Beyin, kapıya çarparak kendisini, loş bir mum ışığının yandığı dükkânının içine attığıdır. İşte tam o anda bakkalın ölmediğini anlayan eski kayını, tekrar ateşe başlamıştı ki ben alnımdan vurulup, göğsüne dayandığım sevgilimin ayaklarının dibine öylece yığılmışım. Sonradan öğrendiğim kadarıyla, sevgilim, hemen bana doğru eğilmiş ve alnımın, yüzümün kıpkırmızı kan olduğunu görmesiyle, kesin öldüğümü düşünmüş ve sadece bana Feride! Feride! Diye seslenebilmiş. Benim ölmüş olduğum fikrinin şoku ile beni vurduğunu düşündüğü adam gelmiş aklına. Hızla kırk metre kadar ilerdeki evlerine koşarak gitmiş, babasının tabancası ile yine hızla dükkânın önüne doğru koşmuş. Bu esnada karşılıklı çatışma devam ediyor ve silah sesleri gecenin karanlığını yırtarcasına bütün kasabaya yayılıyormuş. Feridun, bakkalın yirmi metre kadar önündeki, arabayı siper almış bir vaziyette, bakkalın kapısına doğru ateş eden, yan tarafı kendine dönük adamı görünce, hiç tereddütsüz, ‘’Feride’mi vuran alçak adam bu’’ demiş kendi kendine. Daha o saniyeden itibaren Feridun, adamın üstüne doğru koşarak, adama açıktan ateş etmeye başlamış. Feridun, adamın yanına vardığında, adamın, yol kenarındaki sokağı aydınlatan direğin lambasından gelen ışığın altında, kanlar içindeki cesedini görmüş. Hemen arkasından bana gelmek için, bakkalın hemen yanındaki bahçeye açılan tahtadan yapılmış eğreti kapıya doğru yöneldiğinde, karnından vurulmuş olduğunu fark etmiş Feridun. Yine de vurulmuş olduğuna aldırış etmeksizin benim yanıma gelmiş, beni kucağına alıp bakkalın önüne çıkmış. Bu esnada tüm kasabalılar bakkalın önünde birikmiş durumdaymış.

—Feridun’un, yaşadığı şokla kilitlenen beyninin bilinçaltından gelen bu davranışındaki hareketlerinin sebebini, şimdi çok daha iyi anlıyordum. O zaman ise O’nu, böylesine çıldırtan olaydan, bana ne kadar çok ve derinden bağlı olduğunu sadece duygularımla hissedebilmiştim.

__Ben, bir hafta kadar sonra hastaneden taburcu edilmiş ve evimize gelmiştim.
Sevgilim Feridun’sa üç hafta kadar hastanede yattıktan sonra, hapishaneye götürülmüştü. O da, aynı olayda ayağından ve kasığından yaralanmış olan Bakkal Necip Beyle birlikte, ruhsatsız tabanca kullanmaktan 5 ay kadar hapis yattıktan sonra, çıkarıldığı 5. mahkemede, tam teşekküllü nefsi müdafaa nedeniyle serbest bırakıldılar. Tabi bu esnada, mahkeme sürecinde, Feridun’la yaşadığım aşkta yeterince meşruluk kazanmıştı.

Categories: Öykü Hikaye Tags:
Eğlence